hicret
03.08.2008

Bir yerden başka bir yere göç etmek.
Hz. Peygamber (s.a.s) ve ashabının İslâm devletini kurmak üzere Mekke’den Medine’ye göç etmeleri.
Rasûlullah Mekke’de tebliÄŸ görevini sürdürürken KureyÅŸliler de inkârlarında diretiyorlardı. Peygamberimiz tebliÄŸ görevini Mekke’nin dışına taşırmak istiyordu. Bu nedenle Taif’e gitti. Tâifliler de KureyÅŸliler gibi inkârcılıkta direnmiÅŸler ve Peygamberimizi taÅŸa tutmuÅŸlardı. Peygamberimiz onların bu cahilce hareketleri karşısında yılmamıştır. Özellikle hacc mevsiminde Mekke dışından gelen insanlarla görüşüyor onlara İslâm’ı anlatıyordu. Peygamberimiz bir Gün Akâbe mevkiinde Medineli altı kiÅŸi ile karşılaÅŸtı. Onlara Kur’ân okudu ve İslâm’a davet etti. Medineliler Peygamberimizle konuÅŸtuktan sonra durumu kendi aralarında deÄŸerlendirdiler.
Yahûdilerin geleceÄŸini bildikleri ve kendisiyle bizi korkuttukları peygamber bu olmasın” dediler. Yahûdilerden önce
Müslüman olmanın gereğine inanıp müslüman oldular.
Medine’de bulunan Yahudiler bir Peygamber’in geleceÄŸini biliyorlardı. Medinelilerle aralan açılan Yahudiler onlara “Bir Peygamber gönderilmek üzeredir. O Peygamber gelince biz ona tabi olacağız İrem ve Âd kavimleri gibi sizin kökünüzü. kazıyacağız” diyorlardı.
Akabe’de Müslüman olan Medineliler memleketlerine gittiklerinde bu durumu yakınlarına aktardıktan bir yıl sonra daha önceki Müslümanlarla birlikte on iki kiÅŸilik bir topluluk Hacc için Mekke’ye geldi. Bunlar Peygamberimizle görüştü ve “hırsızlık yapmamak zina etmemek çocukları öldürmemek iftira etmemek Allah ve
Resûlüne muhalefette bulunmamak hususunda” peygamberimize söz verip bey’at ettiler.
PeygamberliÄŸin onüçüncü yılında Medineli Müslümanlardan yetmiÅŸ iki kiÅŸilik bir grup hacc için Mekke’ye geldiler. Peygamberimizle Akabe mevkiinde görüşmek üzere toplandılar.
Hz. Peygamber (s.a.s) amcası Abbas’la birlikte Akabe’ye geldi. Abbas henüz müslüman olmamıştı. Ebu Talib’in vefatından sonra peygamberimizle daha çok ilgilenmeye baÅŸlamıştı. Bu ilgi kabile bağından ileriye gitmiyordu. Toplantıda ilk konuÅŸmayı Abbâs yaptı; “Ey Hazrec topluluÄŸu bu benim kardeÅŸimin oÄŸludur. Benim yanımda insanların en sevgilisidir. Siz onu tasdik ediyor onun getirdiklerine inanıyor ve kendisini alıp götürmek istiyorsanız sizden bu hususta beni tatmin edici bir söz almak isterim. Siz ona vereceÄŸiniz sözü yerine getirebilecek ve kendisini muhaliflerinden koruyabilecek misiniz? Bunu gereÄŸi gibi yaparsanız ne iyi; yok eÄŸer Mekke’den çıktıktan sonra kendisini yardımsız bırakacak rüsvay edecekseniz ÅŸimdiden bu iÅŸten vazgeçiniz onu bırakımı. Yine kavmi arasında ve yurdunda izzet ve ÅŸerefiyle korunmuÅŸ olarak yaÅŸasın.”
Hz. Abbas’tan sonra Hz. Peygamber (s.a.s) konuÅŸtu. Bundan sonra Medineli müslümanlar düşüncelerini şöylece açıkladılar: “Allah’tan getirdiklerine bilerek ve inanarak sana bey’at ediyoruz. Biz Rabbımıza bey’at ediyoruz Allah’ın kudret eli ellerimizin üzerindedir. Kendimizi oÄŸullarımızı kadınlarımızı esirgeyip koruduÄŸumuz ÅŸeylerden seni de esirgeyip koruyacağız. EÄŸer bu ahdimizi bozarsak Allah’ın ahdini bozan yaramaz bedbaht insanlar olalım. Ya Rasûlallah Biz ahdimizde sadıkız.
Peygamberimiz iki ÅŸart ileri sürdü “Rabbim için ÅŸartım: O’na hiç bir ÅŸeyi ortak koÅŸmamanız yalnız O’na ibadet etmeniz kendinizi çocuklarınızı kadınlarınızı esirgeyip koruduÄŸunuz ÅŸeylerden beni de esirgeyip korumanızdır” buyurdu. Medineliler: “Böyle yaptığımız zaman bizim için ne var” dediler. Allah Rasûlü de: “Cennet var” buyurdular. Medineliler “bu kârlı alış veriÅŸtir” deyip Allah Rasûlüne bey’at ettiler.
Mekke müşrikleri Akabe bey’atlarıyla ilgili haberi alınca Allah Resûlünü Mekke dışına çıkarmamak için önlemler almaya baÅŸladılar. Bir müddet sonra peygamberimiz
Müslümanların Medine’ye hicret etmelerine izin verdi. İlk olarak CahÅŸoÄŸulları hicret ettiler. Bunlardan sonra Hz. Ömer hicret için önce silahını kuÅŸandı Kâbe’yi tavaf etti. Çevrede bulunan müşriklere de hicret etmekte olduÄŸunu bildirdi. “Anasını aÄŸlatmak karısını dul bırakmak isteyen varsa beni izlesin” diyerek büyük bir grup sahabe ile birlikte hicret etti.”
Hz. Ömer’den sonra Hz. Hamza ve diÄŸer müslümanlar hicret ettiler.
Hz. Ebû Bekir de hicret etmek istiyordu ancak Peygamberimiz ona “acele etme belki Allah sana bir arkadaÅŸ bulur” diyerek beklemesini söyledi. Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir iki deve satın alıp hicret edeceÄŸi Günü beklemeye baÅŸladı.
KureyÅŸliler müslümanların Medine’de tutunduklarını görünce telaÅŸa düştüler. Peygamberimizin hicretine engel olabilmek için Darü’n-Nedve adı verilen meclis binasında toplandılar. ÇeÅŸitli fikirler ve düşünceler ileri sürerek sonuçta Ebû Cehil’in düşüncesinde karar kıldılar.
Ebu Cehil her kabileden bir delikanlının seçilmesini bunların hep birlikte Peygamberimizi öldürmelerini teklif etti. Böylece Abdi Menâçoğullarının bütün kabilelerle çarpışamayacağını kan davasından vazgeçeceklerini bildirdi.
Onlar bu tip hileler düşünürlerken Peygamberimiz Hz. Ebû Bekir’in evine vardı. Allah’ın kendilerine hicret iznini verdiÄŸini bildirerek yol hazırlıklarına baÅŸlanıldı. Mekkelilere ait bazı emanetlerin sahiplerine teslim edilmesi ve müşrikleri yanıltmak amacıyla Hz. Ali’ye Peygamberimizin evinde kalması emredildi.
Gecenin geç vaktinde müşrikler Peygamberimizin evini kuÅŸattılar. Allah Rasûlü Kur’ân okuyarak Allah’a sığınmış böylece müşriklerin arasından görünmeden geçmiÅŸtir. Bir müddet sonra müşrikler Peygamberimizin yatağında yatanın Hz. Ali olduÄŸunu görünce hayrete düşmüş ve tuzaklarının boÅŸa gittiÄŸini anlamışlardır.
Rasûlullah (s.a.s) Hz. Ebu Bekir’le birlikte Sevr Dağı’na doÄŸru yol alıp Hıra maÄŸarasına gizlendiler. Bu daÄŸ Medine tarafında deÄŸil Cidde tarafında Mekke’nin kuzey batısında yer alıyordu. Müşrikleri ÅŸaşırtmak için de böyle bir yola baÅŸvurulmuÅŸtu.
Müşrikler hz. Ali’yi ve Hz. Ebû Bekir’in kızı Esma’yı sıkıştırmış fakat bir ÅŸey öğrenememiÅŸlerdir. İz sürenleri yanlarına aldılar; daÄŸ tepe demeden her tarafı aradılar. Bir ara maÄŸaranın aÄŸzına kadar geldiler maÄŸaranın önüne bir güvercinin hemen Rasûlullah’ın oraya girmesinden sonra yuva yaptığını örümceÄŸin aÄŸ örttüğünü görünce Allah Rasülünün maÄŸarada gizlenmesinin mümkün olabileceÄŸini düşünemediler. Elleri boÅŸ olarak geri döndüler.
Hz. Peygamber (s.a.s) ile Hz. Ebu Bekir bu maÄŸarada üç gün kaldılar. Hz. Ebu Bekir’in oÄŸlu Abdullah ve kızı Esma onlara yemek taşıdılar. Hz. Ebu Bekir’in çobanı da koyunlarını Abdullah’ın geçtiÄŸi yerlere sürerek izlerini silmeye çalıştı. Yol Kılavuzu Uraykıt Peygamberimiz ve Hz. Ebubekir’in bineceÄŸi develeri getirdi. Peygamberimiz devenin ücretini Ebu Bekir’e ödeyerek yola koyuldular. Yolculukta geceleri yol alıyor gündüzleri gizleniyorlardı.
KureyÅŸliler Peygamberimizi bütün uÄŸraÅŸlarına raÄŸmen bulamayınca ÅŸaÅŸkına döndüler. Onu bulana yüz deve vereceklerini vadettiler. Bu ödül herkesi heyecanlandırdı. Yüz deveye sahip olabilme ümidiyle her tarafı aramaya baÅŸladılar. Her yöne haberciler gönderildi. Bu habercilerden birisi de Süraka’nın yurduna gelmiÅŸti. Onlar da Allah Rasûlünü bulabilmek ve yüz deveye sahip olabilmek için fırsat kolluyorlardı. Bir gün adamın birisi üç kiÅŸilik bir yolcu kabilesinin gitmekte olduÄŸunu gördü. Bunu bir toplulukta anlattı.
Süraka uyanık bir kimse idi. Adamı yanıltmak ve sözü kesmek için onlar falancalardır dedi. Adam da kesin bir ÅŸey bilmediÄŸinden susmak zorunda kaldı. Bunun üzerine Süraka evine geldi. Atını ve oklarını hazırladı. Belirtilen yöne doÄŸru hızla yol almaya baÅŸladı. Süraka kısa bir müddet sonra Peygamberimiz ve Hz. Ebû Bekir’e yetiÅŸti. Onlara “bugün seni benden kim kurtarabilir” diye bağırdı. Peygamberimizin duasıyla Süraka’nın atının ön ayakları kuma gömüldü. Böylece Allah bu kutsî Medine yolculuÄŸunda Rasûlünü yalnız bırakmamış ve onu tehlikelere karşı bir kez daha korumuÅŸtu.
Atının kuma gömülmesi sonucunda gerçeği anlayan Süraka affını rica etti. Peygamberimiz de ona dua ederek affetti. Süraka minnet altında kalmak istemiyordu. Peygamberimize ikramda bulunmak istiyordu. Peygamberimiz de onun hiç bir ikramını kabul etmek istemedi. İkramının kabul edilebilmesi için müslüman olmasının gerektiğini öğrendi ve müslüman oldu.
KureyÅŸ’in vadettiÄŸi yüz deveye sahip olmak isteyenlerden birisi de Büreyd idi. O da kendi kabilesinden yetmiÅŸ atlı ile yola çıkmış Peygamberimize yetiÅŸmiÅŸti. Ancak bütün gayretlerine raÄŸmen muvaffak olamamış sonuçta Büreyd’e İslâm tebliÄŸ edildi. Büreyd ve yanındakiler müslüman oldular. Büreyd peygamberimizin Medine’ye bayraksız girmesinin uygun olmayacağını düşünerek başından sarığını çıkardı mızrağının ucuna baÄŸladı böylece Medine’ye kadar Peygamberimizin bayraktarlığını yapmış oldu.
Peygamberimizin Mekke’den çıktığını duyan Medine’deki müslümanlar yolları gözlüyorlardı. Her gün güneÅŸin doÄŸumundan önce Harra mevkiine çıkıyorlar Sıcak bastırıncaya kadar bekliyorlardı. Bir gün Yahudi’nin birisi bir iÅŸiyle ilgili olarak yüksek bir kuleye çıkıp etrafı gözetlemeye baÅŸlamıştı. Peygamberimizin ve arkadaÅŸlarının gelmekte olduÄŸunu gördü. Kendisini tutamayarak heyecanla ” ey Arap topluluÄŸu! İşte nasibiniz devletliniz beklediÄŸiniz ulu kiÅŸiniz geliyor” diyerek Rasûlullah’ın geldiÄŸini onlara haber verdi.
Medineliler yollara dökülüp Peygamberimizi karşıladılar. Peygamberimiz burada bir müddet kaldı ve Kuba Mescidi’ni inÅŸa ettirdi. Hz. Ali de Kuba’da Rasûlulah’a yetiÅŸti.
Süheyb b. Sinan da hicret etmek için yola çıkmıştı. Kureyşliler onun yolunu çevirdiler göndermek istemediler. Süheyb biriktirdiği bütün serveti Kureyşlilere bırakmak şartıyla yoluna devam etti.
Peygamberimiz bir kaç gün sonra Medine’ye hareket etti. Hareketinden önce NeccâroÄŸullarına kendisini Medine’ye götürmeleri için haber gönderdiÄŸi de rivayet edilmektedir. Abdulmuttalib’in annesi NeccaroÄŸullarının kızıydı. Dolayısıyla NeccaroÄŸulları Abdulmuttalib’in dayıları oluyordu.
NeccaroÄŸulları Peygamberimizi Medine’ye götürdüler. Halk Peygamberimizi ağırlamak için can atıyordu. Allah Rasûlü hiç kimseyi kırmak istemiyordu. ” Devenin yolunu açınız. Nereye çökeceÄŸi ona buyrulmuÅŸtur” diyordu. Deve boÅŸ bir araziye çöktü. Peygamberimiz bu araziye akrabalarından kimin evinin yakın olduÄŸunu sordu. Böylece NeccaroÄŸularından Ebu Eyyûb El-Ensâri’nin evine misafir oldu.
Hz. Peygamber (s.a.s)’in Medine’ye geliÅŸi Medineli mü’minleri büyük bir sevince boÄŸdu.
Bütün mü’minler evlerinin damına çıkmış; gençler ve hizmetçiler yollara dökülmüşler “Yâ Rasûlallah! Yâ Muhammed! Yâ Rasûlallah!” diyerek bağırıyorlardı. (Müslim Sahih VIII 237). Çocuklar ve hizmetçiler yollarda ve damlarda “Rasûlullah geldi! Allahû ekber! Muhammed geldi! Allahû ekber! Muhammed geldi! Allahu ekber Muhammed geldi! diyorlar HabeÅŸliler de sevinçlerinden kılıç kalkan oynuyorlardı (Ebû Davud Sünen II 579)
Kadınlar ve çocuklar hep bir ağızdan
“Vedâ tepelerinden dolunay doÄŸdu bize! Allah’a yalvaran oldukça şükür etmek gerekir halimize Ey bize gönderilen Peygamber! Sen boyun eÄŸmemiz gereken bir emr ile geldin bize” diye ÅŸiirler okuyorlardı (Semhudî Vefaü’l-Vefa I187 Halebi insanü’l-Uyun II 58).
Berâ’ b. Âzib: “Peygamber (s.a.s) Medine’ye gelince Medinelilerin Rasûlullah’a sevindikleri kadar hiç bir ÅŸeye sevindiklerini görmedim demiÅŸtir.
Enes b. Mâlik de
“Ben Rasûlullah’ın Medine’ye girdiÄŸi Günden daha güzel daha parlak bir gün görmedim” der (İbn Sâ’d Tabakat I 233 234).
Rasûlullah Medine’ye varınca mü’minlerin her biri kendi evinde ağırlamak istediler ve bu konuda yarışırcasına hareket ettiler. Rasûlullah’ı misafir edebilmek için devesinin önüne geçiyorlardı. Efendimiz onlara “Devenin yolunu açınız! Nereye çökeceÄŸi ona emir buyurulmuÅŸtur” diyordu (Semhûdî-Vefâü’l-Vefâ I183).
TARIHTE HICRET: HZ. İBRAHIM (A.S)’IN HICRETI
Hz. İbrahim kendi kavmine Allah’ın dinini anlatmada hiç bir engel tanımamış Nemrut’un zorbalığına boyun eÄŸmemiÅŸ bir bir iÅŸkencelere maruz kalmasına raÄŸmen yolundan dönmemiÅŸtir. Fakat O’nun bütün gayretleri bir netice doÄŸurmamış ve toplumunu küfür bataklığından çekip almamıştır. Artık netice belli olmuÅŸtur; kavmi kendi doÄŸrultusunda gitmektedir. Hz. İbrahim de tevhid üzere yoluna devam etmektedir.
Hz. İbrahim kavminin iman etmesine imkân ve ihtimal kalmadığını anlarınca sapıklık ve küfür diyarından uzak kalmak amacıyla her ÅŸeyiyle yalnız Allah’a kulluk edebilmek için hicret etmiÅŸtir (Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hak Dini Kur’ân Dili II 1437).
Hz. Peygamber (s.a.s) de şöyle buyurmuÅŸtur: “Her kim diniyle bir yerden bir yere hicret ederse gittiÄŸi yer bir karşı yer de olsa Cennet’te İbrahim ve Muhammed (s.a.s) onun arkadaşı olur.”
ASHAB-I KEHF’IN HICRETI
Batıl düzenler gerçekten Hakk’a inananlara hayat hakkı tanımak istemezler. Onlar gerektiÄŸinde bütün zulüm mekanizmalarını inananların aleyhine çalıştırmaktan geri durmazlar. Çünkü yarasanın ışıktan ürktüğü gibi onlar da inananların gerçekleri ve mutlak doÄŸruları gözleri önüne sermeleri böylece kendi menfaatlerinin ortadan kalkmasından ilahlık davalarının sahteliÄŸinin ortaya çıkmasından sömürü çarklarının durmasından endiÅŸelenirler korkarlar. Tarih boyunca inananlara zâlim düzenler eliyle yapılan zulüm baskı ve ÅŸiddetin asıl nedeni budur. Bugün yeryüzünün her bölgesinde müslümanlar üzerindeki baskı ve terör bundan kaynaklanmaktadır.
Kur’ân-ı Kerîm Ashab-ı Kehf’ten
“Rablerine inanan gençler” (el-Kehf 18/13) olarak söz etmektedir. Bunun üzerine; “Allah da onların hidayetlerini artırmıştı”. Ashab-ı Kehf’in kavimleri Allah’tan baÅŸka tanrılara taptıkları için onlardan uzaklaÅŸmalarını Kur’ân övgüyle anlatmaktadır. Onlar bu davranışlarıyla doÄŸru yolu bulman ve Allah’ın rahmetine kavuÅŸmayı gaye edinmiÅŸlerdi.
Åžunlar ÅŸu bizim kavmimiz Ondan (Allah’dan) baÅŸka tanrılar edindiler. Bunların üzerine bari açık bir delil getirseydiler ya? Artık yalan yere Allah ‘a karşı iftira edenlerden daha zâlim kimdir?” dediklerinde onların kalplerini (sabır ve sebat ile hakka) baÄŸlamıştık.”
(Birbirlerine şöyle demişlerdi)
“Madem ki siz onlardan ve Allah’tan baÅŸka tapmış olduklarından ayrıldınız o halde maÄŸaraya (çekilip) sığının ki; Rabbiniz size rahmetinden geniÅŸlik versin iÅŸinizden de size fayda hazırlasın ” (el Kehf18/ 1416) Böylece onlar zâlim bir toplum içinde yaÅŸayıp dinlerini açığa vuramamaktansa maÄŸaraya çekilip orada inançlarını yaÅŸamayı tercih etmiÅŸler ve son derece az oldukları için mevcut düzene karşı duramayacaklarını anlamış bulunuyorlardı.
HabeÅŸistan’a Hicret
İslâm’ın ilk yıllarında sahabîlerin önemli bir kısmına ve özellikle zayıf ve kimsesizlere “Rabbiniz Allah’tır” demeleri nedeniyle sayısız zulümler uygulanıyor dinlerinden vazgeçirmeleri için onlara büyük baskılar yapılıyordu. Peygamber Efendimiz sayıları yüzü bulan sahabiye HabeÅŸistan’a hicret etmelerini tavsiye etti. Orada kendilerini himaye edecek iyi niyetli bir hükümdarın varlığından söz etti. Bunun üzerine HabeÅŸistan’a iki defa hicret edildi.
Mekke o sıralarda gerçekten İslâm gibi eÅŸsiz tevhide dayalı yüce bir inanç ve hayat düzenini kabul edenler için ağır ÅŸartları bulunan bir ortamdı. HabeÅŸistan’da da İslâmî bir düzenin varlığından söz edilemezdi ama. en azından orada dini hürriyet vardı ve zulüm yoktu. DiÄŸer taraftan İslâm ülkesi diyebileceÄŸimiz bir yerin de varlığı söz konusu deÄŸildi. Henüz böyle bir teÅŸebbüse girebilmek için gerekli ÅŸart ve imkanlardan da müslümanlar tamamıyla mahrum bulunuyorlardı. Bu nedenle Dârü’l- Küfr olan Mekke’yi bırakıp Darü’l-Emin (güven ülkesi)’e göç için bir izin verilmiÅŸ oluyordu…
Hicretin Hükümü
Kur’ân’ın bir çok âyeti hicretten hicretin gereÄŸinden hicret edenlerden ve etmeyenlerden… söz eder.
Hicretin ne denli önemli olduğuna şu âyetler gayet açık bir şekilde işaret etmektedir:
“Öz nefislerinin zâlimleri olarak canlarını alacağı kimselere melekler derler ki: “Ne iÅŸte idiniz?” Onlar: “Biz yeryüzünde dinin emirlerini uygulamaktan aciz kimseler idik” derler. Melekler de: “Allah’ın arzı geniÅŸ deÄŸil miydi? Siz de oradan hicret etseydiniz ya” derler. İşte onlar böyle. Onların barınakları Cehennemdir. O ne kötü bir yerdir. Erkeklerden kadınlardan çocuklardan zayıf ve acz içinde bırakılıp da hiçbir Çareye gücü yetmeyen ve (hicret) için bir yol bulamayanlar müstesna” (en-Nisâ 4/97 98).
Bu âyetlerin iniş sebebi hakkında İbn Abbas (r.a) şunu nakletmektedir
“Peygamber (s.a.s) zamanında bazı müslümanlar müşriklerle birlikte durup onların sayılarının artmalarına neden oluyorlardı. (savaÅŸ sırasında) ok onlardan bazılarına isabet edebiliyor veya boynu vurulup öldürülebiliyordu. Bunun üzerine bu ayetler nazil oldu. Yine İbn Abbas (r.a.)’ın rivayet ettiÄŸine göre; bir kısım Mekkeliler İslâm’a girmiÅŸ fakat müslümanlıklarını açığa vurmamışlardı. Bedir savaşı gününde müşrikler onları da beraberlerinde savaÅŸa götürdüler ve bazıları bu savaÅŸta öldü. Müslümanlar bunun üzerine: “Bizim arkadaÅŸlarımız müslüman idiler savaÅŸa zorla sokuldular” deyip onlara Allah’tan maÄŸfiret dilediler. Bunun üzerine bu âyetler nazil oldu” (İbn Kesîr Tefsiru’l-Kur’âni’l-Azim I 542).
Demek ki mü’minler bu gibi durumlarda “biz İslâm’ı ayakta tutamayacak kadar zayıf kimseler idik” demekle kendilerini kurtaramayacaklardır. Çünkü bunlar İslâm’ı tamamiyle yaÅŸayabilmek için herhangi bir teÅŸebbüste bulunmamışlar ve böylece “kendilerine zulm etmiÅŸlerdir” fakat gerçekten hicret edemeyecek durumda bulunan zayıf kimseler bundan müstesnadır.
Bu âyetler müşrikler arasında bulunup da dinini ayakta tutamayan herkesi kapsamaktadır. Hicret edebilecek durumda olup da hicret etmeyenlerin kendi nefislerine zulmetmiÅŸ oldukları ve bu ayetin hükmüne göre haram iÅŸledikleri icmâ ile kabul edilmiÅŸtir (İbn Kesîr Tefsîr I 542). Bu hüküm kıyamete kadar bakîdir ve genel bir hükümdür. Herhangi bir durum onu dinini yaÅŸayabileceÄŸi inancının gereklerini yerine getirebileceÄŸi Darü’l-İslam’a hicret etmekten alıkoymaz.
Hanbelî hukukçulara göre bir kimsenin Darü’l- Harp’te dinini açığa vurup yaÅŸayabiliyor bile olsa müslümanların sayısını çoÄŸaltmak ve cihada katılabilmek için Dârü’l-İslâm’a hicret etmesi sünnet olur. Hanefi mezhebinde ise küfür diyarından İslâm diyarına hicret etmek vaciptir. Şâfiîlerden el-Mâverdî’ye göre de müslüman herhangi bir küfür beldesinde dinini açığa vurabiliyorsa orası onunla Daru’l-İslâm olmuÅŸ olur. Orada durmak hicret etmekten daha iyidir. Çünkü böylelikle kendisinden baÅŸkalarınında İslâm’a girmeleri umulabilir. Ancak el-Mâverdî’nin bu görüşüyle konu ile ilgili olarak Darü’l-Harp’ta kalmayı haram kılan ayet ve hadisler arasındaki aykırılık açıktır. Hicret hükmü Darü’l-Harp’te müslüman olup oradan uzaklaÅŸabilecek güçte olan herkes için geçerlidir (eÅŸ-Åževkânî Neylü’l-Evtâr VIII 28 29). Darü’l-Harp’ten hicret etmenin herhangi bir ma’siyetin iÅŸlenmesi veya herhangi bir emrin yerine getirilmemesi veya İslâm devlet baÅŸkanının istemesiyle vacip olacağı konusunda icmâ’ vardır (eÅŸ-Åževkânî a.g.e. VIII 29).
KiÅŸi “ben hicret edeceÄŸim ama gideceÄŸim yer tanımadığım yabancısı olduÄŸum bir yerdir. Acaba orada geçimimi saÄŸlayabilecek miyim? Sonra ne zaman geleceÄŸi bilinmeyen ölüm beni yolda yakalarsa hicret etmiÅŸ sayılabilir miyim…” gibi bir takım düşünceleri içinden geçirebilir. Ancak bunlar yersiz düşüncelerdir. Çünkü: “Kim Allah yolunda hicret ederse yeryüzünde gidecek barınacak bir çok yerler bulur geniÅŸlik de bulur. Kim evinden Allah ve Rasûlüne muhâcir olarak çıkıp da sonra yolda ölürse onun mükâfatı Allah’a aittir (en-Nisâ 4/100). Bu bakımdan ne rızık endiÅŸesi ne de “yolda ölüm” düşüncesiyle farz olan hicretten geri kalamaz.
Yeryüzü iman-küfür mücadelesinin alanıdır. Bu mücadelede kimi zaman iman bazan da küfür egemen olmuÅŸtur. Mü’minler İslâmî kimliklerini yitirdikleri imanî zaaflara düştükleri İslâmi ilimlerin yeterince tahsil edilmediÄŸi ve cehaletin yaygınlaÅŸtığı dönemlerde küfür İslâm’a gâlib gelecektir. İslâmî ilimlerin çok iyi bilindiÄŸi İslâm’ın yaÅŸandığı imanın kalb atışlarında bile hissedildiÄŸi dönemlerde ise kuÅŸkusuz İslâm egemen olacaktır.
İslâm’ın ve küfrün egemenliÄŸi ya da ÅŸeytana zaman zaman fırsat verilmesi insanın ve yeryüzünün kanunu hükmündedir. Dolayısıyla mü’minler İslâm’ın egemen olmadığı toplumlarda yaÅŸama durumunda kalabilirler. Bundan dolayı hicret zaman zaman gündeme gelebilir. Hicret dönemi asla kapanmaz Mekke’nin de fethinden sonra hicret gündeme getirilemez; hicret tarihin belirli bir dönemine ait bir olay deÄŸildir. Hicret süreklilik arzeder ve kıyamete kadar kaimdir.
Mekke’nin fethedildiÄŸi gün Abdurrahman b. Safvan (r.a) babasını getirerek Rasûlullah’a babasının da hicret sevabından payını almasını istediÄŸini bildirdi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz: “Artık hicret yoktur” diye cevap verir. Rasûlullah’ı bu konuda yumuÅŸatmak amacıyla amcası Hz. Abbâs’ın yanına gider ve bu konuda kendisine yardımcı olmasını ister. Hz. Abbâs .(r.a) Peygamber (s.a.s)’e “Allah aÅŸkına kabul et” derse de Hz. Rasûlullah ÅŸu cevabı verir: ” Amcamın yeminini yerine getiririm ama hicret yoktur” Hadîsin râvilerinden olan Yezid b. Ziyâd: “Halkı İslâm’ın egemenliÄŸi Altına girmiÅŸ bulunan bir yerden hicret edilemez demek istiyor” diye hadisi açıklamıştır (İbn Mace Keffâret).
Burada görüldüğü gibi Mekke’den hicret etmek artık söz konusu deÄŸildir. Çünkü hicretten maksat gerçekleÅŸmiÅŸ bulunuyor. Artık Mekke’nin kendisi fethedilmek suretiyle Darü’l-İslâm olmuÅŸ ve İslâm’ın bütünüyle hayata yansıyacağı bir yer haline gelmiÅŸtir. Allah’tan baÅŸka hiçbir varlığın hâkimiyetinden söz edilemeyecektir.
Diğer bir kısım hadislerde ise hicretin sürekliliğinden söz edilmektedir:
“Kâfirlerle savaşıldıkça hicretin sonu gelmeyecektir (eÅŸ-Åževkânî a.g.e. VIII 27). “Hicretten sonra hicret olacaktır. Yeryüzünün en hayırlıları Hz. İbrahim’in hicretini kendisine örnek alanlardır” (Ebû Davûd Cihad).
Bu hadislerden anlaşıldığına göre İslâm hâkim olduÄŸu bir yerden hicret etmenin farz veya vâcib olması söz konusu deÄŸildir. Ancak Darü’l-Harb’den Darü’l-İslâm’a hicret etmemin vucûbu kıyamete kadardır. Ebu Bekr İbnü’l-Arabî: “Hicret Peygamber (s.a.s) zamanında farz idi. Kendi dini veya nefsi için korkusu olan herkese farz olarak devam etmektedir. Kesilen hicret Mekke’nin fethinden sonra Mekke’den Medine’ye olan hicrettir” (eÅŸ-Åževkânî a.g.e. VIII 29) der.
Hicretin hayata yansımasında genel etkenlerden biri de İslâm devlet baÅŸkanıdır. Halife mü’minlerin bir yerden bir yere hicret etmelerini isteyebilir. Mü’minler de buna aymak zorundadırlar. Zira müslümanlar Halifenin İslâm’a muhalif olmayan bütün emirlerine uymak zorundadırlar. Hilafet İslâm’ın bütün hükümlerinin direkt ya da dolaylı olarak baÄŸlantılı olduÄŸu bir müessesedir.
Peygamber Efendimiz bazan büyük kalabalıkları bile hicret edip etmemekle serbest bırakmıştır. GönderdiÄŸi askerî müfreze (seriyye) kumandanlarına verdiÄŸi tâlimât arasında ÅŸunları da görmekteyiz: “.. Onları İslâm’a davet et. Kabul ederlerse sen de bunu kabul et ve onlarla savaÅŸma. Sonra bulundukları yerden muhâcirlerin yurduna hicret etmelerini iste. Bunu yaptıklarında do muhacirlerin leh ve aleyhlerinde olanın kendilerinin de leh ve aleyhlerine olacağını bildir. EÄŸer hicret etmeyecek olurlarsa durumlarının bedevî müslümanların aynısı olacağını onlara bildir. Onlara mü’minlere uygulanan Allah’ın hükümleri uygulanacok ancak müslümanlarla birlikte cihada katılmadıkça fey’ ve ganimetten pay alamayacaklardır” (İbn Kesîr Tefsîr III 329).
Hicretin devlet politikasında önemli bir yeri olmalıdır. İslâm Devleti durumuna göre hicretle ilgili bir takım düzenlemelere girişmek zorundadır.
Bu gibi istisnâî durumların maksat ve nedenleri araÅŸtırıldığında bazı zümrelerin bundan istisna edilmesi de tamamen toplumun iyilik ve hayrıyla yakından ilgilidir. Mesela: Müzeyne Medine’nin 35 km. uzağındaydı ve yüzlerce savaşçıya sahipti. Bunların bulundukları Topraklarda bırakılması İslâm Devlet topraklarını geniÅŸletme maksadını taşıyordu.
Bunların İslâm ülkesine hicret etmeleri birçok iktisâdî zorlukların doğmasına neden olacak ve terkedilmiş verimli Topraklar ve Sular yabancıları ve belki de İslâm düşmanları tarafından işgal edilecekti (Muhammed Hamidullah İslam Peygamberi II 277 278). Bu bakımdan Peygamber Efendimiz İslâm devleti sınırlarının genişlemesi ve müslümanların savaş gücünün artırılması noktasından hareket etmiş ve duruma göre hicret üzerinde durmuştur. Hicretin diğer bir amacı da; İslâm devletinin gücünü arttırmaktır.
Hicret Edenler Ve Ecirleri
Allah (c.c) için yapılan her hareket tavır ve söz’ün karşılıksız kalması mümkün deÄŸildir. Allah için bulunduÄŸu yeri bin bir zorluk altında terk eden ve bununla İslâm’ı daha iyi yaÅŸamayı Allah’a daha mükemmel bir ÅŸekilde kullukta bulunmayı amaçlayan bir kimsenin eli boÅŸ döndürülmesi düşünülemez. Allah (c.c) Kur’ân-ı Kerîm’de hicret edenlere müjdeler vermektedir:
“Muhakkak iman edenler hicret edenler ve Allah yolunda cihad edenler iÅŸte onlar Allah’ın rahmetini umabilirler” (el-Bakara 2/ 219; et-Tevbe 9/20).
“Muhacir ve ensardan daha önce iman etmiÅŸ olanlarla (sonradan) onlara ihsan ile uyanlardan Allah razı olmuÅŸtur. Ve onlar da Allah (ın kendilerine verdiÄŸi nimet ve sevap)dan razi olmuÅŸlardır. Onlar o cennetlerde ebedî kalıcıdırlar” (et-Tevbe 9/100).
“(Kendilerine) Zulmettikten sonra Allah yolunda hicret edenleri dünyada iyi bir ÅŸekilde yerleÅŸtireceÄŸiz elbette ahiretteki ecir (leri) ise daha büyüktür. KeÅŸke ölmüş olsalardı” (en-Nahl 16/41).
Amr b. el-Âs (r.a) Rasûlullah’a kendisinin günahlarının affedilmesi ÅŸartıyla bey’at edeceÄŸini söyleyince Rasûlullah’tan ÅŸu cevabı aldığını anlatmıştı: “Sen İslâm’ın kendisinden (yani kiÅŸi müslüman olmadan) önce iÅŸlemiÅŸ günahları yok ettiÄŸini bilmiyor muydun? Hicretin ve haccın da aynı ÅŸekilde (bunlar yapılmadan önce) iÅŸlenmiÅŸ günahları silip süpürdüğünü bilmiyor muydun?”
Allah bütün yeryüzünün ve tüm kâinatın biricik ve mutlak sahibidir. Bütün varlık âlemini insan için yaratan ve onları insanın emrine veren Allah’tır. İnsan ise; kendisine kulluk etmek İslâm düzenini gerekleriyle birlikte noksansız olarak yaÅŸamak için yaratılmıştır. Bundan yüz çevirenleri cezalandıracak sudan bahanelerle ibadetten geri kalanların mazeretlerini kabul etmeyecektir. Ve bu mazeretler onları kendi nefislerine zulüm etmiÅŸ olmaktan” kurtaramayacaktır. Bu konuda Allahu Teâlâ kullarına şöyle seslenmektedir:
“Ey inanmış olan kullarım muhakkak benim mülküm olan yeryüzü (çok) geniÅŸtir. O halde (ÅŸuna buna deÄŸil de) yalnız bana ibadet edin (el-Ankebût; 29/56).
Bu ayetin İslâm’ı açıkça yaÅŸayamayan Mekkeli güçsüz bir kısım müslüman hakkında nazil olduÄŸu bildirilmektedir.
Bu ayet Allah’ın inanan kullarına dinlerini açığa vurup yaÅŸayamadıkları bir yerden onu kolayca yaÅŸayabilecekleri baÅŸka bir yere hicret etmeleri için bir emirdir. Rasûlullah (s.a.s) şöyle buyurmuÅŸtur: “Memleketler Allah’ın memleketleridir. Kullar da Allah’ın kullarıdır. Nerede hayır bulursan orada yerle” ( İbn Kesîr Tefsirü’l-Kur’âni’l Azim II14).
Bütün insanlar Allah’ın kuludur ve yeryüzü de Allah’ındır bütün geniÅŸliÄŸiyle yalnız onundur. Arz bütün insanları içine alacak kadar geniÅŸtir. O halde insan bulunduÄŸu yerde dininî bütünüyle Allah’ın emirlerini yaÅŸayamıyor bu konuda zorluklarla karşı karşıya bırakılıyor Allah’tan baÅŸka her ÅŸeye ve herkese kul olması için zorlanıyor ve bu telkin yapılıyorsa orası müslümanın yaÅŸayabileceÄŸi yer deÄŸildir. YaÅŸayabileceÄŸi yeri aramalı ve bulmalıdır. “Bütün yeryüzü Allah’ın olduktan sonra onun Allah indinde en çok sevileni kullarının yalnız kendisine ibadet ettikleri yerdir.”
İslâm’da hiç bir ÅŸey putlaÅŸtırılamaz isterse bu içinde doÄŸup büyüdüğümüz yakınlarımızın malımızın ticaretimizin acı tatlı her türlü hatıralarımızın ve daha nice güzel ÅŸeylerimizin bulunduÄŸu yer olsun. Müslüman nerede inancını yaÅŸayabiliyorsa vatanı orasıdır. “KiÅŸinin bulunduÄŸu memlekette yalnız Allah’a ibadet etmek kolay olmaz; dinini açığa vurmakta zorluklarla karşılaşır daralırsa orada baÄŸlanıp kalmamalı ibadetlerini serbest yapabileceÄŸi yere gitmelidir. Hicret edip o darlıktan geniÅŸliÄŸe çıkmak için ne gerekiyorsa yapmak ve Allah’a kulluk etmek mü’minin prensibi olmalıdır” (Elmalı U.H. Y. Hak Dinî Kur’ân Dili V 3790)
Kategori: Bazı Bilgiler
Etiketler: hicret, hicret edenler, hicretler









Hadi Yorum Yazalım
You must be logged in to post a comment.