Dinde Zorlama Yoktur Ama Ceza Vardır

21.06.2008

Bakara Suresi 256. ayeti der ki

“Dinde zorlama yoktur. Çünkü doÄŸruluk, sapıklıktan ayırd edilmiÅŸtir. Artık her kim tâğutu inkar edip, Allah’a inanırsa, saÄŸlam bir kulpa yapışmıştır ki, o hiçbir zaman kopmaz. Allah, her ÅŸeyi iÅŸitir ve bilir.”

Bu ve benzer ayetlere istinaden dinde zorlama olmadığını emrediyor Allah (cc)

Ne demektir bu. Bir de ayetin tefsirine bakalım.

256-Fakat dinde zorlama yoktur. Allah onu zorla kimseye vermez. Dini, kiÅŸinin kendi tercihi ile dilemesi gerekir. Dinde zorlama kanunu yoktur. Bunu böyle anlamalıdır. Çünkü “fi’d-dîn” (dinde) ifadesi, “ikrah”a müteallik deÄŸil (zorlama ile ilgili deÄŸil) haberdir. Mânânın aslı “zorlama, dinde yoktur” demek olur.

Yani sadece dinde değil, her neye olursa olsun, zorlama cinsinden hiçbir şey, hak din olan İslâm dininde yoktur. Din çerçevesinde zorlama kaldırılmıştır. Dinin konusu, zorunlu fiiller, davranışlar değil; isteğe bağlı fiiller ve davranışlardır. Bunun için isteğe bağlı hareketlerden birisi olan zorlama dinde yasaklanmıştır. Kısaca kaldırılan veya yasaklanan zorlama, yalnız dinde zorlama değil; herhangi bir şeye olursa olsun, zorlama türünün hepsidir. Yoksa dinde dine zorlama yoktur, ama dünyaya zorlama olabilir demek değildir. Belki dünyada zorlama bulunabilir; ama dinde, dinin hükmünde, dinin dairesinde olmaz veya olmamalıdır. Dinin özelliği, zorlamak değil, bilakis zorlamadan korumaktır. Bundan dolayı İslâm dininin gerçekten hakim olduğu yerde zorlama bulunmaz veya bulunmamalıdır.

Zorbalık ve zorlama olursa onun dışında olur. Åžu halde din, “zorlayınız” demez, zorlama meÅŸru ve muteber olmaz. Zorlama ile yapılan amelde dinin vaad ettiÄŸi sevab bulunmaz, rıza ve iyi niyet bulunmayınca hiçbir amel ibadet olmaz. “Ameller, ancak niyetlere göredir.” Dinin isteklerinin hepsi, zorlamasız, iyi niyet ve rıza ile yapılmalıdır. Zorlama ile itikat (iman) mümkün deÄŸildir. Zorlama ile gösterilen iman, gerçek iman deÄŸil, zorlama ile kılınan namaz, namaz deÄŸildir. Oruç da öyle, hac da öyle, cihad da öyledir…
Bundan başka bir kimsenin, diğerine saldırıp da her hangi bir işi zorlama ile yaptırması da caiz değildir.

Kısaca İslâm’ın hükmü altında herkes görevini isteyerek yapmalı, zorlama olmadan yapmalıdır. Cihad da bu hikmetle meÅŸrudur. de zarflık deÄŸil, sebeblik mânâsı düşünülürse, mânâ ÅŸu olur: Zorlama, din için yoktur, yahut zorlama, din için, dine sokmak için yapılmaz. Çünkü zorlama, bir kimseye hoÅŸlanmadığı bir iÅŸi fiili bir tehditle zorunlu olarak yaptırmaktır. Halbuki din, hoÅŸlanılmayacak bir ÅŸey deÄŸildir. Dinin aslı olan imanın kökü tasdik ve kalbden inanmaktır. Bu ise sırf bir rıza ve seçenek iÅŸidir. Bunu “DilediÄŸini yapar.” (Bakara, 2/253; Hac, 22/14) olan Allah’tan baÅŸka kimse zorunlu hale getiremez. Allah’ın iradesiyle iman ve hatta iman ile salih amel, zorlamaya deÄŸil, güzel bir seçime ve gönül rızasına baÄŸlı bulunduÄŸundan din için zorlama mümkün olmaz. Ancak tebliÄŸ ve teklif edilir. “EÄŸer Rabbin dileseydi, yer yüzünde bulunanların hepsi iman ederdi. Öyle ise sen, iman etmeleri için insanları zorluyor musun?” (Yunus, 10/99) Åžu halde dine girmesi için kimseye zorlama yapılmamalıdır. Çünkü zorlanan kimsenin açığa vuracağı iman, Allah yanında gerçek iman olmaz. Zorlama ile gerçek bir dindar kazanılmaz.

Bununla beraber kalbe Allah’tan baÅŸkasının bakışı, geçerli olmayacağından ve bu zorlama hâlinde olsun iman edene de, “Sen zorlama ile iman açıklıyorsun, yine kâfirsin.” denilemez, kâfir muamelesi edilemez. Durumu ortaya çıkıp, şüphe ortadan kalkıncaya kadar bakılır. Çünkü o imanı açığa vurması da az çok bir irade eseridir. Hiç istemeseydi onu da yapmazdı. Demek ki imanın zevkinden bir zerre olsun tatmıştır. Bu bakımdan: Zeccac’ın dediÄŸi gibi savaÅŸla müslüman olduÄŸunu açıklayan, “kerahete” nisbet edilmez demek olabilir ki bu, ikrahın (zorlamanın) bir sözlük mânâsıdır.

Zorlamaya ne hacet? Zorlama beklemekte mânâ nedir? Akılların hepsinin, dine sarılması gerekmez mi? Çünkü doğru yolda bulunmak, azgınlıktan; doğruluk, sapıklıktan iyice ayrılmıştır. Bu kadar peygamberlerden ilim ve amel ile ilgili bu kadar delilller ve nihayet ilâhî saltanatın, bu kadar büyük tecellisinden (ortaya çıkışından) sonra, iman ve dinin insanlara kurtuluş ve mutluluk sebebi, inkâr ve dinsizliğin ise azab ve felaket sebebi olduğu kesin olarak ortaya çıkmış; hak batıldan, hayır şerden ayrılmıştır. Belli ki din ehli, muhakkak mutlu olacak, küfür (inkâr) ehli de muhakkak ceza ve azab görecektir.

Bunlar her nereden gelse kendi istekleriyle, kendi kazançlarıyla olacak ve o zaman bu mecburiyet, bir zorlama mânâsını içermeyecektir. Bu özellikle ÅŸunu gösteriyor ki, “dinde zorlama yoktur” deyince, hiç kimseye sorumluluk, ceza ve azab yoktur, demek ÅŸeklinde anlaşılmasın; elbette doÄŸruluÄŸun sapıklıktan kesin olarak ayrılmış bulunması, dine aykırı hareketlerde muhakkak bir azabın ortaya çıkmış olmasındandır.

Bilinmektedir ki zorlama, fiilden önce gelir de o fiil için iradeyi kaldırır veya bozar ve o fiil, böyle rızasız yapıldığı için fiilî sonucu, hayır veya ÅŸer, yapanın kazanılmış bir hakkı olmaz. SorumluluÄŸu, zorlayana ait olur, zorlayanın elinde zorlanan, bir alet olur. Artık kazanç, maksat zorlananın deÄŸil, zorlayanındır. Fakat zorlama olmadan yapılmış olan inkâr ve zulmün, fasıklık ve isyanın, isteyerek kazanılmış müktesep bir fiil olduÄŸunda da şüphe yoktur. Artık bu yapıldıktan sonra onun gerekli bir sonucu olan ceza ve azab da yapanın kendi kazancı, kendi hakkıdır ki, bunda zorlama mânâsı düşünülemez, o kendi kendine zulmetmiÅŸ olur. Allah Teâlâ ise rahmetinin geniÅŸliÄŸinden dolayı kullarının ne kendilerine, ne de baÅŸkalarına zulüm ve tecavüz etmelerine razı olmadığından, onları korumak için sınırlar tayin etmiÅŸ, din ve hükümlerini bildirmiÅŸ, “Dinde zorlama yoktur.” buyurmuÅŸtur. Bu delil gereÄŸince zorlama, ehliyetin engellerindendir. İslâm yurdunda zorlama yasaklanmıştır. Hatta hiçbir kimseye İslâm dinine girmek için bile zor kullanılamaz, herkes dininde serbest ve seçme hakkına sahiptir. İslâm hükümleri altında müşrik, kitap ehli, (yahudi, hıristiyan), hepsi, din hürriyetleriyle yaÅŸayabilirler. Mesela bir müşrik, dilerse yahudi veya hıristiyan olabilir; hiçbirine müslüman ol, diye zor kullanılmaz, ahdinde durmak ve vergisini vermek ÅŸartıyla dininde bırakılır. Fakat her kim olursa olsun, ahdinde (sözünde) durmayanlar da suçuna göre cezasını görür. Kendi rızasıyla İslâm’ı kabul ettikten, Allah’a ve Peygamberine söz verdikten sonra döner, irtidad eder (dinden çıkar) da tevbe etmezse cezalandırılır ki, bu bir zorlama deÄŸil, verdiÄŸi sözden caymanın zorunlu bir sonucudur.

Bu noktada İmam Şâfiî gibi bazı âlimler, müslüman olmaya söz vermiÅŸ bulunan mecusi veya hıristiyanlardan birisi, eski dininde kalmayıp da mesela yahudi olacak olsa, ben onu: “Ya eski dinine dön veya müslüman ol, diye zorlarım.” demiÅŸtir. Fakat Hanefiler ve diÄŸerleri demiÅŸlerdir ki, “Küfür, bir tek millettir.” ifadesi gereÄŸince o ÅŸekilde din deÄŸiÅŸtirmede, verilmiÅŸ bir sözü bozma mânâsı yoktur. Buna göre, “Ya dön veya müslüman ol!” diye zor kullanılmaz. Ancak İslâm dinine girdikten sonra dönen, ahdini bozmuÅŸ olur ve yalnız bu, tevbe etmezse cezası verilir. Bundan baÅŸka ibadet ve diÄŸer muameleler gibi rıza ÅŸart olan amel dallarında da zorlama geçerli deÄŸildir.

Fiilin geçerliliÄŸine engeldir. Ancak fiil, ÅŸer’î bir fiil olmayıp, hisse baÄŸlı bir fiil olursa o baÅŸka. Ve herhalde zorlama bir saldırıdır, derecesine göre cezayı hak ettirir. İşte hak dinde vicdan hürriyeti, ahd (söz verme), andlaÅŸma ve hukuk bu kadar yüksektir. Hatta bundan dolayıdır ki, cihad ilanında bile düşmana ya hak dini kabul etmesi veya maÄŸlubiyeti kabul ederek dininde kalıp, hakları saklı olmak üzere İslâm uyruÄŸunda vergi vermesi arasında kendi arzusuna bırakılan bir teklif yapılır. Bunlardan birini kabul ederse, andlaÅŸma ile ahdine riayet edilir; kabul etmediÄŸi ve savaÅŸ yoluyla maÄŸlub olduÄŸu takdirde de yine din deÄŸiÅŸtirmeye zorlanmayıp, adalet ölçüleri içersinde bir vergiye, bir intizama mecbur tutulur.

Demek cihad, din deÄŸiÅŸtirmek için zorlayıcı bir vasıta deÄŸil, hak dinin yüceliÄŸini fiilen ispat eden hak bir delildir. Çünkü zorlama ile din olmaz. Fakat aklî ve ilmî delilleri dinlemeyen kâfirlerin ve zalimlerin saldırıları da böyle fiilî bir delil olmadan durdurulmaz, herkes her türlü haksızlık ve zorlama ile karşı karşıya gelir. Bununla beraber cihad ve savaÅŸ, bir zorlama deÄŸil, bir yarıştır. Hangi tarafın tehdidini yerine getireceÄŸi bilinmeyen bir imtihandır. Bir de cihad, dinin hükmü geçerli olan İslâm yurdunun dışında cereyan edeceÄŸinden zorlamanın kaldırılmış olduÄŸu din çevresinden dışardadır. Dâr-ı harb (kâfir yurdu) zaten zorlama yurdudur. Böyle iken yukarıdan beri Allah’ın beyanı dikkatle incelenirse anlaşılır ki, “Dinde zorlama yoktur.” açık ifadesi, cihad emrinin gayesini tesbit etmektedir. Yani cihadın hikmeti, insanları zorlamadan korumak, zorlama kabul etmeyen dini hakim kılarak Allah’ın kelâmını yükseltmek, yani herkesi mensub olduÄŸu inançtan zorla çıkarmaya çalışmayıp, hakkın isteyerek kabul edilip yayılmasına set çekmek isteyen ve gücünün yettiÄŸince zor kullanan hak düşmanlarının savulması ve engellerin kaldırılması ile saÄŸlam bir kalb ve güçlü bir akıl için açıkça ortaya çıkmış bulunan doÄŸruluk yolunu, hakkın egemenliÄŸini herkese arz ve ilân etmek ve böylece Muhammed ümmetini, peygamberler cemaati arasındaki Hz. Muhammed’in makâmı ile uyumlu olarak çeÅŸitli milletlerden teÅŸekkül eden sosyal bir toplum üzerinde genel barışı üstlenen, kamunun kalbi gibi egemen ve orta yolu tutmuÅŸ bir ümmet yapmak ve peygamberlerin hiç birini ayırmayıp hepsine derecelerine göre iman etmekle Allah’ın birliÄŸine dayanan İslâm dinini, bütün dinlerin genel baÄŸlantısı ve ilerleme hedefi olan genel bir din olarak savunup açıklamaktır. Bunun için İslâm’da savaşın gayesi, intikam, öldürmek, din deÄŸiÅŸtirmeye zorlama deÄŸil; hasmı maÄŸlub etmek ve zorlayıcı gücünü alıp, dininde serbest olarak hakkın hükmüne tabi tutmaktır ki, Allah’ın kelâmını yükseltmek bundadır. Bu sebeple her ne zaman müslümanlara bir zayıflık gelir, hak din savunulmazsa fitneler kopacak, zorlama çoÄŸalacak, bütün insanlık allak bullak olacaktır.

Fakat bu açıklamadan sonra bir soru kaldı. Yukarda, “Fitne ortadan kalkıncaya ve din yalnız Allah’ın dini oluncaya kadar onlarla savaşın.” (Bakara, 2/193) âyetinde görüldüğü üzere Mekke ve hatta Arap yarımadası müşriklerine kitap ehli gibi din hürriyeti verilmemiÅŸ, bunlar hakkında, “Bana, Lâilâhe illallah (Allah’tan baÅŸka hiçbir ilâh yoktur) deyinceye kadar insanlarla savaÅŸmam emredildi. Bu sözü söyledikleri zaman canlarını ve mallarını benden korumuÅŸ olurlar.” hadisiyle ya İslâm, ya ölüm ilan edilmiÅŸtir. Bu ise, “Dinde zorlama yoktur.” hükmüne ters deÄŸil midir? Bunun cevabı ÅŸudur: EÄŸer bunlar birbirine zıt ise, iki âyet, birbirini nesh veya tahsis eder, onların buraya dahil olmadığı anlaşılır. Bununla beraber ÅŸu da bilinmelidir ki, onlara din hürriyeti verilmemesi özellikle, “Dinde zorlama yoktur.” hükmünün tatbiki içindir.

Bu münasebetle tefsircilerden birkaç görüş vardır:

1- Bu “Lâ ikrâhe” âyetinin önceden genel bir ÅŸekilde indiÄŸi, daha sonra cihad ve savaÅŸ âyetleriyle neshedilmiÅŸ bulunduÄŸu Zeyd b. Eslem’den rivayet edilmiÅŸtir. Fakat bu görüş genel olarak doÄŸru görülmemiÅŸtir. Aslında “DoÄŸruluk, sapıklıktan ayırd edilmiÅŸtir.” âyeti, bunun iniÅŸinin, dinin tam olarak ayırd edilmesinden sonra olduÄŸunu göstermekte ve böyle bir düşünceye engel görünmektedir. Bir de, görüldüğü üzere cihad meselesi aslında buraya dahil deÄŸildir ki, onunla nesih bahis konusu olsun. Fakat ÅŸunu bilmek gerekir ki, her nesih, neshedicinin alış derecesine göredir. Åžu halde bu, cihad ile neshedilmiÅŸtir demek, diÄŸer durumlarda muhkem (neshedilmemiÅŸ, hükmü açık) demektir. Ve bu sebeple zorlamanın, cihadı da içine aldığı görüşüne sahip olabilecekler için bu rivayet önemlidir. Demek oluyor ki bu âyette böyle bir ihtimal olursa, bu ihtimal neshedilmiÅŸtir. Ve nesih rivayeti ancak bu yöne mahsustur. Yoksa cihad âyetleriyle geri kalan kısmın neshedilmiÅŸ olmasına imkân yoktur. Âmm (genel hüküm), nesihten sonra geri kalan kısımda yine kesindir. Kısaca nesih âyetin tamamiyle ilgili deÄŸil, kısmîdir.

2- Bu âyet kitap ehli hakkında inmiÅŸtir. Dolayısıyla müşrikler, bunun genel hükmünden hariçtir. Gerçi “ÅŸu peygamberler…” âyetinden baÅŸlayan sözlerin geliÅŸi, bunu teyid ettiÄŸi gibi, iniÅŸ sebebi hakkındaki rivayetler de bunu desteklemektedir. Rivayet ediliyor ki Hz. Muhammed’in peygamberliÄŸinden önce Ensar’dan bazıları, çocuklarını YahudiliÄŸe veya Hıristiyanlığa sokmuÅŸlardı. İslâm dini gelince bunlara zor kullanmak istediler. İslâm’dan önce Ensar’dan bir kadının çocuÄŸu yaÅŸamadığı durumlarda, ÅŸayet çocuÄŸu yaÅŸarsa onu kitap ehli ile beraber ve onların dini üzere bulundurmayı adardı. Bu sebeple Ensar çocuklarının bir kısmı kitap ehlinin dininde bulunuyorlardı. Dolayısıyla İslâm’a geldikleri zaman dediler ki: “Biz vaktiyle bunların dinlerini, bizim dinimizden daha üstün görürdük ve çocuklarımızı onun için o yola sevkederdik, mademki İslâm dini geldi, her halde biz bunları zorlarız.” dediler. Bu cümleden olarak Salim b. Avf oÄŸullarında Husayn adında Ensar’dan birinin iki oÄŸlu vardı. Önceleri Åžam tüccarlarının telkinleriyle hıristiyan olmuÅŸ gitmiÅŸlerdi. Hz. Muhammed’in peygamberliÄŸinden sonra Medine’ye geldiklerinde babaları bunlara: “Vallahi sizi bırakmam, mutlaka müslüman olmalısınız.” diye sataÅŸtı. Onlar da çekindiler, üçü birlikte Resulullah’a müracaat ettiler. Bunun üzerine bu âyet indi, babaları da onları bıraktı. Bu olaylar, gerek cihada izinden önce olsun ve gerekse sonra, her iki takdirde nüzul sebebi, müşrikleri içine almamaktadır. O halde hükmünün genelliÄŸi de kitap ehline aittir ve neshedilmiÅŸ deÄŸil, muhkemdir (hükmü açık ve geçerlidir). Bu güzel! Fakat sebebin özel oluÅŸu, hükmün genel oluÅŸuna mani deÄŸildir. “Dinde zorlama yoktur.” hükmü ise daha geneldir. Sonra bu hüküm yalnız kitap ehline mahsus olsaydı, dâr-ı İslâm’da (İslâm yurdunda) kitap ehlinden baÅŸkasına taahhüd ve güvence (emân) verilmemesi gerekirdi. Halbuki Arap yarımadası müşriklerinden baÅŸkasına bu muamele yapılmamıştır. Åžu halde bu âyet, mutlak olarak neshedilmiÅŸ olmadığı gibi, genel hükmü kitap ehline de mahsus olmamalıdır. Nitekim Hz. Enes: “Nüzul (iniÅŸ) sebebi, Resulullah, birisine ‘Müslüman ol’ buyurmuÅŸtu. O da ‘kendimi hoÅŸlanmaz buluyorum’ demiÅŸti. Bu âyet bunun hakkında inmiÅŸtir.” diye rivayet etmiÅŸtir ki, bu sebep daha mutlak olmakla hükmün genel oluÅŸunda daha açıktır.

3- Bilinmektedir ki Arap müşrikleri hakkındaki muamele, “Fitne ortadan kalkıncaya ve din yalnız Allah’ın dini oluncaya kadar onlarla savaşın.” (Bakara, 2/193) emrine dayanmaktadır. “Dinde zorlama yoktur.” hükmünün ise “Arapların Müslüman oluÅŸundan sonra dinde zorlama yoktur, vergi yeterlidir.” meâlinde olduÄŸu Tefsir-i Kebîr’-de açıklanır.
Demek ki doÄŸruluÄŸun sapıklıktan ayırd edilmesi o zamandır. Ve bu hüküm, daha öncesini kapsamaz, bu mânâca bu âyet, “Fitne ortadan kalkıncaya kadar onlarla savaşın…” âyetinden sonra inmiÅŸ demek olur. Önce inen, sonra ineni ne nesih, ne de tahsis edemeyeceÄŸinden “Lâ ikrâha = zorlama yoktur” hükmü genelliÄŸi üzere kalır. Bu durumda aralarında bir yönden çeliÅŸki varsa, sonradan inen, önce ineni neshetmiÅŸ olacaktır. Halbuki bunun, öncekini neshettiÄŸine dair hiçbir görüş yoktur ve olamaz. Çünkü bunun tarih itibariyle sonradan indiÄŸi açıkça belli deÄŸildir. Yukarda görüldü ki, aksine rivayet bile vardır. Bu bakımdan usûl itibariyle birbirlerine yakın olarak yorumlanması gerekir. Böyle olunca da birbirlerini karşılıklı olarak tefsir (izah) ve tahsis edebilirler. Åžu halde İslâm’ın doÄŸruluÄŸunun ortaya çıkıp ayırdedilmesini Araba ve zorlamanın olmayışını ondan sonraya tahsis de doÄŸru olamaz. Önce İslâm’ın baÅŸlangıcında zorlama deÄŸil, misliyle karşılık bile verilmediÄŸi bilinmektedir. Åžimdi Arapların müslüman oluÅŸundan sonra da zorlama olmadığı kabul edilmiÅŸ, bu arada müslümanlar arasında bulunan Arap müşriklerine de bu olaya kadar hiç bir zorlama yapılmadığı bilinmektedir. O halde, âyetinin bütün kapsamıyla mânâsı, “İslâm dininin, hüküm dairesinde zorlama yoktur.” demek olur. SavaÅŸ ve savaÅŸ hâlinde bulunan düşman meselesi, bu hükümden esas itibariyle hariç olduÄŸu gibi, zorlamaya karşılık vermek ve suça ceza da bunun dışındadır. Ancak bu, “Fitne ortadan kalkıncaya ve din de yalnız Allah’ın dini oluncaya kadar onlarla savaşın.” (Bakara, 2/193) âyetiyle beraber düşünmek lazımdır. Buna göre âyetin sonunun da delâlet edeceÄŸi üzere İslâm dininin hüküm dairesinde zorlama bulunmaması, tahsis yoluyla iki kayıt ile baÄŸlanmıştır ki; biri fitne bulunmaması, biri de İslâm yurdunda diÄŸer dinlere mensup olanların tebalığı (uyruÄŸu) bozmamalıdır. Âmm (genellik ifade eden hüküm) ise tahsisten sonra zan ifade eder. Burada fitneden maksat da ÅŸirkti. Fakat genel mânâsıyla alınması da caizdir. Bu ÅŸekilde ikinci kaydı da içine alacağından, bu bir kayıt, diÄŸerinden müstaÄŸni kalır (ona ihtiyaç duyurmaz). Demek ki kısaca mânâ ÅŸu olur: “Fitne yoksa dinde zorlama yoktur, çünkü doÄŸruluk, sapıklıktan iyice ayrıldı. Bunları karıştıranlar, belalarını bulurlar”.
Bundan dolayı, her kim taÄŸuta, azgınlara veya azgınlıklara küfredip (inkâr edip), Allah’a iman ederse, yani samimi bir kalb ile, “Allah’tan baÅŸka hiçbir ilah yoktur.” diyerek önce o taÄŸutları kökünden siler, sonra da bütün varlığıyla Allah’a iman eder ve dolayısıyla Allah’ın gönderdiÄŸi peygamberleri, Hakk’ın indirdiklerini tasdik ederse, o mutlaka en saÄŸlam kulpa yapışmıştır ki, kopmak onun için deÄŸil. Bu saÄŸlam ipin kulpu, o tutamak ne kopar, ne kırılır. Ancak bırakılırsa fena düşülür. Bu ilmî ve amelî delillerden, hak ve batılın bu ortaya çıkışından sonra akıl ve doÄŸruluÄŸun gereÄŸi artık bugün var, yarın yok, gelip geçici olan fani, batıl, koyu gölge kırılıp dökülecek, nihayet kendine tutunanı düşürüp bırakıp gidecek olan taÄŸutların, Firavunlar, Nemrudlar, sihirbazlar, kâhinler, ÅŸeytanlar gibi azgın, sahte mabudların çürük kulplarına yapışmak deÄŸil, “Ezelden sonsuza kadar dirisi, her ÅŸeyin yöneticisi” ÅŸaÅŸmaz, yanılmaz, uyumaz, ımızganmaz, göklerin ve yerin hükümranlığının sahibi, izni olmadan huzuruna yanaşılmaz, ÅŸefaate cesaret gösterilmez, büyüklük sahibi, gizli açık, cüz’î (kısmî), genel her ÅŸeyi bilen, her ÅŸeyden haberdar, ilminin gerçek mahiyetine erilmez, o bildirmedikçe bir ÅŸey bilinmez, büyüklük kürsisi yerleri, gökleri tutmuÅŸ, yerler, gökler kudret avucunda bir hiç kalmış o yüksek, pek yüksek kudretinin yüceliÄŸi, ÅŸanı, büyüklüğü sonsuz, kendisinden baÅŸka hiç bir ilâh bulunmayan Allah Teâlâ’nın kopmaz, kırılmaz, saÄŸlam kulpuna iki eliyle seve seve canı gibi koruyup yapışmak, yani misal olarak o ilâhî kürsiden uzatılmış, kopmaz, kırılmaz saÄŸlam bir ipin kulpuna, tutamağına benzeyen ve dinin başı olan Hakk’ın tevhidine (birliÄŸine) güzelce inanmak, inanıp gereÄŸince amel etmek ve onu hiç bırakmamaktır. İşte, bu imanı yapan, böyle bir kulpa yapışmış olur. Fakat bu iman ve itikat, yalnız sözde ve yalnız kalbde kalmamalı, ağız, gönül bir, iç ve dış bir olmalıdır. Çünkü Allah her ÅŸeyi iÅŸiten ve bilendir. Hem sözleri iÅŸitir, hem de niyetleri bilir. AÄŸzından, deyip, içinde inkâr saklayan münafıkların ve aksine içinden hakkı bilip, aÄŸzından küfür ve inkâr savuran kâfirlerin yaptıklarından Allah gafil ve habersiz deÄŸildir.

TAÄžUT: “TuÄŸyan” (azgınlık) kökünden mübalâğa kipiyle bir cins ismidir ki, aslı “ceberût = zorbalık” gibi “taÄŸavut” olup, yer deÄŸiÅŸtirmekle “tavagut” yapılarak “vâv”, “elif”e çevrilmiÅŸtir; tekile, çoÄŸula, erkeÄŸe, diÅŸiye söylenir. TuÄŸyanın (azgınlığın) kendisi kesilmiÅŸ, isyankâr, azgın, azman, azıtgan demek gibidir.

İbnü Cerîr et-Taberî’nin tarif ettiÄŸi gibi, Allah’a karşı isyankâr olup zorla, zorlama ile veya gönül rızasıyla kendisine tapınılıp mabud tutulan, gerek insan, gerek ÅŸeytan, gerek put, gerek dikili taÅŸ ve gerekse diÄŸer herhangi bir ÅŸey demektir. Bunun tefsirinde “ÅŸeytan veya sihirbaz, yahut kâhin ya da insanların ve cinlerin, inad edip büyüklük taslayanları veya Allah’a karşı mabut tanınıp buna razı olan Firavun ve Nemrud gibiler veya putlar diye çeÅŸitli rivayetlere rastlanır. Ebu Hayyan der ki: “Bunların birer örnekle açıklanması gerektir. Çünkü taÄŸut bunların her birine hasredilmiÅŸ (mahsur)tir..” Yukardaki tarif, bunların hepsini içine almaktadır. Bununla birlikte Kâdî Beydavî bu hususa: “Allah yolundan menedenler” fıkrasını da ilave etmiÅŸtir ki, daha genel bir tarifi içerir. Çünkü bunu yapanlar, mabud tanınmış olmayabilir. Åžu kadar ki, bu da “Heva ve hevesini ilâh edinen kimseyi gördün mü?” (Câsiye, 45/23) âyeti gereÄŸince kendi hevasına uyup kendi kendine mabut rütbesi vermiÅŸ sayılabileceÄŸi düşünülürse önceki tarife dahil olacaktır. Bu açıklamadan birkaç fayda elde edeceÄŸiz: Önce, taÄŸutun çeÅŸitli tefsirleri (açıklamaları) örnek veya çeÅŸitlerini gösterebileceÄŸi gibi “ÅŸeytan, sihirbaz, kahin, batıl mabud, insanların ve cinlerin büyüklük taslayıp inad edenleri” kelimelerinin her biri taÄŸut kelimesiyle tarife benzer ve uygun düşecek bir tarzda ifade edildiÄŸine göre bunların, mânâ itibarıyla tam eÅŸ anlamlı deÄŸilseler bile pek yakın veya birbirini gerektiren ÅŸeyler olarak kullanıldıklarına da iÅŸaret edebilir. İkinci olarak demek oluyor ki, taÄŸutun açığı da, gizlisi de, görünürü de, görünmezi de vardır. Üçüncü olarak, tuÄŸyan (isyan, azgınlık) kavramından anlaşılıyor ki, putlar ikinci derecede taÄŸutlardır. Bakılırsa akıl sahibi olmayan putların ve dikili taÅŸların taÄŸutlardan bile sayılmaması gerekirdi.

Çünkü bunların kendileri Allah’a karşı bir azgınlığa sahip olamazlar ve azgınlığa rıza gösteremezler. Fakat red de edemezler. Bu sebeple nihayet bir azgınlık sebebi olabilirler. Bu sebebi de azgınlar bulurlar. Putlar, aslında erkek veya diÅŸi taÄŸutların hayalleri ve azgınların azmanlarıdır. Gizli veya açık azgınlar, bunlarla kendi azgınlıklarını ileri sürerler. Bu yönüyle putlar, asıl taÄŸut deÄŸil, taÄŸutların temsilcileridirler. Böyle “Kim taÄŸutu inkar ederse…” ifadesi ÅŸunu bildirmiÅŸ oluyor ki, tevhid emrinde ilk iÅŸ, putlardan önce ona sevk eden azgın isyankârlara küfretmek (onları inkar etmek)tir. Dördüncü olarak, Allah’a karşı isyankâr olmayan ve ÅŸirke razı olma ihtimali bulunmayan ve bununla beraber birtakım isyankârlar tarafından ilâh diye kabul edilen Hz. İsa ve Üzeyr gibi büyük insanların kendileri taÄŸutun tarifinden ve kendilerine taÄŸut denilenlerden hariçtirler. Tevhid emrinde, “baÅŸka hiçbir ilâh yok” derken bunların ilâhlığını da olumsuz kılıp inkar etmek, ibadet etmemek farz olduÄŸu halde, diÄŸer taraftan bunları inkâr caiz olmayacak, bilakis Allah’a imanın gereklerinden olarak peygamberlere iman ve saygı da imanın ÅŸartlarına dahil bulunacaktır.

Bu çok önemli nükteye iÅŸaret edilerek “kim taÄŸutu inkâr ederse…” buyurulmuÅŸ da diÄŸerlerini inkâr ÅŸart koÅŸulmamıştır. Demek ki tevhidin ÅŸartı Allah’tan baÅŸkalarını inkâr etmek deÄŸil, Allah’tan baÅŸkalarından ilâhlık vasfını kaldırmak ve bu arada taÄŸutları inkar etmek, yani onları hiç tanımamak, diÄŸerlerinin de ilâhlık altındaki derecelerine göre haklarını tanımaktır. Çünkü hak Allah’ındır. Nihayet ÅŸunu da kesinlikle ifade ediyor ki, Allah’ın birliÄŸine inanan bir mümin olmak için, Allah’a imandan önce küfre tevbe etmek ÅŸarttır. Ve bu tevbenin ÅŸartı da taÄŸutları asla tanımamaya kesin karar vermektir. Bu durumda, “kim taÄŸutu inkar eder de Allah’a iman ederse…” ifadesi, “Allah’tan baÅŸka hiçbir ilâh yoktur.” kelime-i tevhidinin bir tefsiri demektir. İşte böyle içi ve dışı ile iman eden mutlaka saÄŸlam kulpa yapışmış olur ki, buna tutunanların Allah’ın Kürsisine, cennetin en yüksek tabakalarına doÄŸru çekilip, götürülecekleri ve giderken bırakıverenlerin de dehÅŸetli bir ÅŸekilde düşecekleri kelâmın mânâsından anlaşılıyor. Åžimdi hem bunu daha çok aydınlatmak, hem de acaba hiç tutunmasak, hiçbir kulpa yapışmasak ne lazım gelir, diyebilecekleri irÅŸad için buyuruluyor ki:

Kategori: Bazı Bilgiler

Gercekten yanlız mısınız Muhkem ve Müteşabih Ayetler Hakkında

Etiketler: , , ,

Rastgele Yaz?lar

  • Kur'an a Nasıl İftira Atılır
  • Mucizelerin En Büyüğü
  • Türkçe Kur'an yazılabilirmi
  • İslam'a niyet etmek
  • Yürü dünya yürü
  • 3 Aylar Ne Demektir? Bize Ne Anlatır?
  • Teravih namazı ile ilgili sorular
  • İlim kendin bilmektir
  • Gazzeye Dua
  • Bu ÇaÄŸrı Sanadır
  • Hadi Yorum Yazalım

    You must be logged in to post a comment.


    SON 10

    GÖRÜLES? S?TELER

    ALT MENÜ