yaşadığınız gibi öleceksiniz
Mustafa Özşimşekler
YAŞADIĞINIZ GİBİ ÖLECEKSİNİZ
Zikirde önce kul sonra Mevlâ, muhabbette ise, önce Mevlâ sonra kul gelir. Yani kul önce Mevlâ’sını zikredecek ki, Mevlâ da onun kalbine muhabbetini koysun, böylece o da Rabbisini sevebilsin. Çünkü muhabbet, Allah vergisidir; onu kalbine koyacak olan Allah’tır..
MERKEP KADAR
OLAMAYANLAR
Allahu Teâlâ Kur’anı Kerim’de biz kullarına; namaz, oruç hac, zekât gibi hususlarda birtakım emirler beyan buyurmuştur. Ve hiçbiri hakkında “çok namaz kılın” “çok oruç tutun” şeklinde emredilmemiş; ancak zikirle alâkalı olarak “Ey iman edenler! Allah’ı çok zikredin…”(1) buyrulmuştur. Peki, “çok zikredin” ifadesi ne demektir? Hazardaseferde, sağlıkta hastalıkta, sıkıntıdarahatta, ayakta otururkenyatarken, kısaca her yerde ve her durumda Allah’ı çokça anın ve zikredin demektir.
Allah’ı çok zikretmek gerektiği hadisi şeriflerde de beyan edilmiştir. Efendimiz Aleyhissalâtu Vesselâm bir hadisinde: “İnsanlar (size) mecnun (deli) deyinceye kadar Allah’ı zikretmeyi çokça yapın.” buyurmuştur.(2)
Bütün kâinat yaratılalı beri, arşdan ferşe, zerreden küreye ne varsa Mevlâ’yı tesbih etmektedir. Nitekim Mevlâ Teâlâ: “Yedi kat gökler ve yer ve onlarda olanlar da O’nu tesbih ederler. Hiçbir şey yoktur ki, O’nu hamd ile tesbih etmesin. Lâkin siz onların tesbihlerini anlayamazsınız. Şüphe yok ki O Halîmdir, Gafûrdur.”(3) buyurmuştur.
Semavat, nebatat, bütün mahlûkat her şey Allah’ı zikrediyor. Suyun çağlaması, yaprağın hışırtısı, kapının gıcırtısı, damın tıkırtısı, hep Allah’ı zikirdir. Havada uçan her kuş, denizde yüzen her balık, ağaçtaki her yaprak Mevlâ’yı zikreder. Zikretmeyen ise, sadece gafil olan insandır… Halbuki eşrefi mahlûk olarak yaratılan ve envai çeşit nimetlerle kuşatılmış olan insanoğlu, her şeyden daha çok Allah’ı zikretmeli değil mi?.. İnsan Rabbini zikirden gafil olunca, ne kendine ihsan edilen nimetleri, ne de o nimetleri vereni görmüyor demektir ki, bu çok büyük bir nankörlüktür. Aslında insan istese de istemese de Allah’ı zikreder. Çünkü Allahu Teâlâ bizi ona göre programlamıştır. Nefes alıp verirken “Huu” diye almıyor muyuz? İşte bu “Hu” lafzı Alahu Teâlâ’ya delalet eder. Nefes alıp vermeden kim yaşayabilir?
Rivayet edilir ki, hayvanların ömrü zikirleri adedincedir. Kaç adet zikri varsa, onu tamamlar ve ölür. Merkebin bir günde beş bin defa Allah’ı zikrettiği rivayet edilir. Belki bu hayvanı beğenmezsin; ama çoğundan fazla Allah’ı zikrediyor.
HER ŞEY O’NU
ZİKREDİYOR
Bir şeyh Efendi, müridlerini imtihan kastıyla onlara “Çiçek getirin.” diye emretti. Müridlerin hepsi dağıldılar ve bir müddet sonra ellerinde birer çiçekle şeyhlerinin huzuruna çıktılar. Fakat onlardan bir tanesi elinde sapı kırık bir çiçekle geldi. Bu mürid şeyhin en çok sevdiği, diğer müridlerin ise, çok kıskandıkları biriydi. Bu durumu gören diğer müridler “Şuna bak! Şeyhimize sapı kırık bir çiçeği lâyık görmüş.” diyerek onu kınadılar. Şeyh Efendi, müridlerinden çiçekleri kabul ederken sıra o müridine gelince, “Niçin sapı kırık çiçek getirdin evladım?” diye sordu. O mürid, “Efendi Hazretleri, hangi çiçeğe vardıysam Allah’ı zikrederken buldum, yalnızca bu zikretmiyordu; onun için bunu getirdim.” diye cevap verdi.
Çiçek dalında olduğu müddetçe Allah’ı zikrediyor. Evimizdeki kapılar, pencereler, tavanlar, lambalar, halılara varıncaya kadar hepsi Allah’ı tesbih etmektedir. “Peki, biz bu zikirleri niçin duymuyoruz?” dersen, tüm bunlar kendi lisanı hâliyle Mevlâ’yı zikrederler. Nitekim âyeti kerimenin sonunda “siz onların tesbihini anlamazsınız.” buyrulmuştur.
Ekâbirden bazı zatlar, “Eğer insanlar evlerinde bulunan eşyaların tesbihlerini duysalardı, kendilerinden geçerlerdi.” demişlerdir.
Bir başka âyeti kerimede ise Rabbimiz, “Siz beni zikredin, ben de sizi zikredeyim…”(4) buyurmuştur. Tabi-î bizim Allah’ı zikretmemiz ile, Allah’ın bizi zikretmesi, aynı değildir. Bunun pek çok mânaları vardır. Bunlardan birkaçını zikredecek olursak:
“İtaat etmek sûretiyle beni zikredin ki, ben de yardımımla sizi zikredeyim.”
“Dua etmekle beni zikredin ki, ben de icabet ve ihsanla, (istediğinizi vermekle) sizi zikredeyim.”
“İstiğfarla beni zikredin ki, ben de mağfiretle (af ederek) sizi zikredeyim.”
Bu âyeti kerimede geçen “Siz beni anın, ben de sizi anayım.” ifadesi aslında “Siz beni sevin, ben de sizi seveyim.” demektir. Yani Mevlâ’yı ne kadar çok zikredersek, O’na olan sevgimiz de o kadar çok demektir. Zira Efendimiz Aleyhissalâtu Vesselâm, “Kim bir şeyi severse, onu çok anar.” buyurmuştur.(5)
Bir başka ifadeyle Allahu Teâlâ’nın bir kulunu sevdiğinin alâmeti, o kulun Allah’ın zikriyle meşgul olmasıdır.
Zikirde önce kul, sonra Mevlâ; muhabbette ise, önce Mevlâ, sonra kul gelir. Yani kul önce Mevlâ’sını zikredecek ki, Mevlâ da onun kalbine muhabbetini koysun; böylece o da Rabbisini sevebilsin. Çünkü muhabbet, Allah vergisidir, onu kalbine koyacak olan Allah’tır. İşte bu da senin zikrine bağlanmıştır. Yani Mevlâ’yı ne kadar zikreder ve anarsan, o kadar O’na yakın ve sevgili olursun. O hâlde zikir, Allah’ı sevmenin yolu, sevdiğini yâd etmenin usûlüdür.
ZAMAN ZİKİR ZAMANI
DEĞİLDİR(!)
Önemine binaen burada bir meseleye temas etmek istiyorum. Allah’ı zikretmek böylesine önem arzetmesine rağmen maalesef günümüzde bazı kimseler “Bu zaman, zikir zamanı değildir.” demektedirler.
Peki, bu ne demektir?! Allah’ı zikretmenin zamanı geçer mi? Bakın, Rabbimiz bir âyeti kerimede, “Ey mü’minler! Bir düşman topluluğu ile karşılaştığınız vakit, sebat edin ve Allah’ı çok zikredin ki, felah bulasınız (kurtulasınız).”(6) buyurmaktadır. Yani karşında düşman topluluğu seninle harp etmeye gelmişken dahi “Allah’ı çok zikredin!” buyruluyor. Savaş meydanında bile zikir terk edilemezse, başka hangi zamanda terk edilebilir? İşte bu âyeti kerime bizlere, Allah’ı zikretmeyi hiçbir zaman terk edemeyeceğimizi anlatmaktadır. Ve âyeti kerimenin sonunda “Zikredin ki felah bulasınız” buyrularak “ancak zikrullaha devamla felaha kavuşabileceğimiz” bizlere açıkça beyan edilmiştir. Bir hadisi şerifte de, “Allah’ın azabından (kişiyi) Allah’ı zikretmekten daha ziyade kurtaran hiçbir şey yoktur.” buyrulmuştur.(7)
Nitekim Yunus Aleyhisselâm’ın da zikredenlerden olduğu için balığın karnından kurtulduğu âyetle sabittir. Sizlerin de malûmunuz olduğu üzere; Yunus Aleyhisselâm’ı balık yutunca, “Ya Rabbi! Senden başka ilâh yoktur, seni noksanlıklardan tenzih ederim. Şüphe yok ki, ben zalimlerden oldum!”(
diye dua ederek, Allahu Teâlâ’dan affını istemişti. Allahu Teâlâ da duasını kabul buyurmuş ve onu balığın karnından kurtarmıştı. Kurtuluşuna sebep olan şeyin, “zikir” olduğu ise, başka bir âyeti celile’de şöyle açıklanmıştır: “Eğer çok tesbih edenlerden olmasaydı, muhakkak balığın karnında, insanların diriltilecekleri güne kadar kalacaktı.”(9) Demek ki sadece balığın karnına düşüp, sıkıntı ve darlık içindeyken değil, ondan önce rahatlık zamanında da, Allahu Teâlâ’yı çok zikredenlerdendi…
Bu âyeti kerimede; zikrin ve tesbihatın insanı birçok sıkıntılardan kurtaracağına, rahat ve geniş zamanında Allah’ın zikrine devam eden kimsenin, dar ve zaruret vaktinde imdadına yetişeceğine işaret vardır. Nitekim Rabbimiz “Mü’minleri de böylece kurtarırız.”(10) buyuruyor. Öyleyse sadece darda ve zorda kaldığımızda değil, rahat zamanlarımızda da Allah’ı zikretmeli ve anmalıyız ki, sıkıntılı anlarımızda da o zikrin sebebiyle, Yunus Aleyhisselâm gibi kurtulalım.
HER ZAMAN
ZİKİR ZAMANIDIR
Selmanı Fârisî Radıyallahu Ahn diyor ki: “Kul, rahat ve bollukta Allah’ı zikreder de sonra ona bir meşakkat ve sıkıntı ulaşınca Allah’a yalvarırsa, melekler: “Bu sesi tanıyoruz, zayıf bir kulun sesidir.” derler. Sonra Allah’ın huzurunda (duasının kabul olması için) aracılık ederler. Fakat her kim de rahatlık zamanlarında Allah’ı hatırlamazsa, sonra bir sıkıntıya uğrayınca onu hatırlayarak yalvarmaya başlarsa, melekler: “Bu alışkın olmadığımız yabancı bir sestir.” derler.”
Kıymetli okuyucular; “Allah” demek çok mu zor? “Lâ ilâhe illallâh” demek çok mu zor? Akşama kadar ne fuzuli şeyler, ne malayâni meseleler konuşuyoruz. Ne kârımız oluyor? Hazır dilimiz dönüyorken, tükürük bezlerimiz çalışıyorken, dillerimiz Allah’ın zikriyle ıslak kalmalı. Şimdi ölecek olsak, bir tane bile “Allah” demeye, bir kelimei şehadet getirmeye müsaade edilmeyecek. Bu zikir, bu kelimei şehadet ne kadar kıymetli bir bilsek. Ebû Cehil bir tane kelimei şehadet getirmiş olsaydı, paçayı kurtarmıştı. Şimdi onu söyleyebilmek için neler vermezdi. Mevlâ Kur’anı Kerim’inde ne buyuruyor:
“Küfredenler ve kâfir olarak ölenler yok mu? Bunlardan her biri kendini kurtarmak için yeryüzü dolusu altın fidye verseler, asla hiçbirinden kabul edilmeyecektir.”(11)
Şimdi fırsat bizim elimizde, istediğin kadar zikredip, kelimei şehadet getirebilirsin; ama ölünce dünya dolusu altın versen bir taneye izin yok. Peki, bu kıymetli vakitleri, Kur’an’sız, zikirsiz, boş lakırdılarla geçirmek ne büyük bir kayıp değil mi?
Firavun yıllarca saltanat sürdü, bu rahatlıkta bir kere bile Allah demedi de, tam denizde boğulacakken, kendisine âhiretten perde açılınca, işte o vakit Firavun’un aklı başına geldi ve: “Benî İsrail’in iman ettiği ilâha ben de iman ettim. O’ndan başka ilâh yok”(12) dedi. Ama ona “Şimdi mi?! Halbuki daha önce isyan etmiş ve bozgunculardan olmuştun.”(13) denilerek imanı kabul edilmedi. Tabiri caizse, “Geçti Bor’un pazarı, sür eşeği cehenneme” denildi.
Kişinin son nefesinde zikirle ölebilmesi için, ömrünü zikirle geçirmesi lâzım ki, o zikir onun kalbinde ülfet ve ünsiyet tutsun, kalbinde yer etsin ve son nefesinde de Allah’ı zikretsin.
Yoksa insan bütün vakitlerinde toptan, poptan, bahsederse, faize, dövize kafa yorarsa, kadını, kızı hayal ederek ömrünü geçirirse, son nefesini nasıl zikirle verecek?!
GAFLETİ YOK ETMEK VE
KOVMAK
Hani anlatılır: Adamın bir tanesi ölüm döşeğinde iken “Demeti beş lira! Demeti beş lira!” diye sayıklayarak ölmüş. Son nefesini niye böyle vermiş? Eee adam ömrünü pazarda “Demeti beş lira!” diye bağırarak geçirince, son nefesini de böyle veriyor. Peki, böyle demese miydi? Desin elbette, ama “Allah” da desin, “Lâ ilâhe illallâh” da desin. Böylece ağız zikre alışsın ki, son anda diline o gelsin. Zira Efendimiz “Yaşadığınız gibi öleceksiniz.” buyuruyor.
Bu arada şunu da belirtelim ki; zikrin pek çok çeşidi vardır. Zikir, Allahu Teâlâ’yı sadece lisanla anmak değildir. Tüm uzuvlarımızı Allah’ın emir ve yasaklarına uygun şekilde kullanmak da zikirdir. Zikrin iki kanadı olduğunu kabul edersek, bu kanatlardan biri Allah’ın emirlerine uymak, diğer kanat ise, haramlarından kaçmaktır. Lisanıyla Allah’ı zikredip, harama helâle dikkat etmeyen, insanların hakkına hukukuna tecavüz edip, haramlarla meşgul olan kimsenin, lisanı ile hâli tezat teşkil eder. Zira zikirden maksat, Allah’ı bilmek ve O’nun emirlerine tâbi olmaktır. Yoksa zikir, sadece tesbih dolaştırmak değildir.
Zikrin çeşitleriyle alâkalı olarak Üstadımız Hacı Ali Haydar Efendi Kuddise Sirruhu Hazretleri, “Mevlâ Teâlâ anılarak, kast ve yâd edilerek işlenen her iş, söz, sükut ve hareket Mevlâ’yı zikir sayılır. Herhangi bir uzvu hak için kullanmak, o uzvun zikridir. İşte bu vechile zikrin kaynağı, çeşitleri ve mertebeleri pek çoktur ve Mevlâ tarafından emir buyrulan zikri kesir (çok zikretmek) bu şekilde meydana gelir.” buyurmuştur.
Yine bununla alâkalı olarak İmam Rabbânî Hazretleri şöyle buyuruyor: “Hangi şekille olursa olsun zikirden gaye, “gafleti yok etmek ve kovmak” tan ibarettir. Yoksa zikir, zannedildiği gibi sadece “Lâ ilâhe illallâh” veya “Allah” kelimelerini tekrardan ibaret değildir. Öyleyse Allah’ın emrini yerine getirmeyi, yasaklarından kaçınmayı ifade eden her şey zikrin şümulü içindedir.”
Rabbim bizleri, fuzûlî ve malayâni lakırdılar ederek vakit geçirenlerden değil, dilleri Allah’ın zikriyle ıslak kalan salih kullarından eylesin… Fî Emanillah!
Dipnotlar:
Ahzab, 4142
Ahmed İbn&i Hanbel, 3/68
İsra,44
Bakara, 152
Ali elMütteki, “Kenzül Ummal”, 1/425, No: 1829
Enfal, 45
Tirmizi, Dua 6, 5/459, No: 3377; İbni Mace, Edeb 53; Ahmed İbni Hanbel, 5/239
Enbiya, 87
Saffat, 143-144
Enbiya, 88
Âli İmran, 91
Yunus, 90
Yunus, 91
Yorum Yazın 04.03.2008








